November Rain

Temmuz 3rd, 2008

When I look into your eyes
I can see a love restrained
But darlin’ when I hold you
Don’t you know I feel the same
‘Cause nothin’ lasts forever
And we both know hearts can change
And it’s hard to hold a candle
In the cold November rain
We’ve been through this such a long long time
Just tryin’ to kill the pain
But lovers always come and lovers always go
An no one’s really sure who’s lettin’ go today
Walking away
If we could take the time to lay it on the line
I could rest my head
Just knowin’ that you were mine
All mine
So if you want to love me
then darlin’ don’t refrain
Or I’ll just end up walkin’
In the cold November rain

Do you need some time…on your own
Do you need some time…all alone
Everybody needs some time…on their own
Don’t you know you need some time…all alone
I know it’s hard to keep an open heart
When even friends seem out to harm you
But if you could heal a broken heart
Wouldn’t time be out to charm you

Sometimes I need some time…on my
own Sometimes I need some time…all alone
Everybody needs some time…on their own
Don’t you know you need some time…all alone

And when your fears subside
And shadows still remain, ohhh yeahhh
I know that you can love me
When there’s no one left to blame
So never mind the darkness
We still can find a way
‘Cause nothin’ lasts forever
Even cold November rain

Don’t ya think that you need somebody
Don’t ya think that you need someone
Everybody needs somebody
You’re not the only one
You’re not the only one

Dalgalandım Da Duruldum

Temmuz 2nd, 2008

Dalgalandım da duruldum mu?

İkinci üç aylık dönemdeyiz. Çok şikayetimiz yoktu. Hala yok. Bu duygusallık dışında. Genelde öfke patlamaları, gözyaşı. Bir anda keskin cümlelere kapılma olarak sayabiliriz. Herrşeyyy karanlık, herkesss kötü, hiççbirrrşey doğru değil.

Ne zaman ki insan herşey, herkes, hiç bir gibi ifadeler kullanır, orda durmak lazım. Duygular, hayal kırıklıkları, o içerde sızlanan insan konuşmaktadır. Akıl, mantık değil. Böyle hormonal dengesizlik anlarında o aklı başımda halimi çağırmaya çalışıyorum. Gelmiyor ama. Farkında olmak bir dereceye kadar “aksiyon alma sakın” durumunu sağlıyor. Ama duygular geçmiyor. Yoruldum. Aşırı doz duygu. Yorucu.

 

Posted in gebelik | No Comments »

14 Hafta. Zaman ilerliyor

Haziran 30th, 2008

Doktora gittik. Ultrasonda bebegimiz kıpır kıpır, hareketli. Henüz cinsiyetini bilmiyoruz. İnsan merak ediyor.

Sonra insan düşünüyor. Yeni bir bebek, yeni bir umut. Dünya için bir güzellik. Bir insan daha. En çok ne istiyoruz onun için diye konuşuyoruz sevgilimle. En çok şunu istiyoruz. Tamamen özgür olmasını. Ne koşulların, ne diğer insanların, ne bizim, ne de içseslerinin kısıtlamayacağı bir hayat sürsün. Güçlü olsun, istediklerinin peşinden gelsin. Sınırları sorgulasın. Düşüncesine ve yaratıcılığına hiç sınır koymasın. Ve korkmasın. Korksa bile bu onu durdurmasın.

Bahanelere sığınmasın asla. Hayatını kendisi yaratsın. Yapamazsın, edemezsinlere gülsün, geçsin. Ruhu hiç kırılmasın. Ne olursa olsun espri anlayışını kaybetmesin.

Hepimiz özgür ve sınırsız potansiyele sahip doğuyoruz ve yolda bir yerlerde kaybediyoruz. Tökezliyoruz, iyi köpek eğitimleri alıp uslu uslu oturmayı öğreniyoruz. Tekrarlanan yenilgiler, bitmeyen bahaneler filan.

İstiyoruz ki gerçekçilik denen şeyin bir masal olduğunu bilsin, diğer masallar gibi. Kendi gerçekliğini kendi tanımlasın. Ve yürüsün.

Böyleyken böyle.

Ve aşık olsun.

 

Posted in yavru | No Comments »

11 Hafta

Haziran 18th, 2008

Uzun zamandır yazamadım. Koşturmaca, hamileliğe alışmaca. Sanırım alıştım. Hayatımda çok büyük değişiklik olmadı henüz. Daha çok ne yemeliyim kaygısı var. Yeterince meyve, sebze yiyor muyum, peki ya yoğurt süt? Hergün yoğurt yiyorum. Meyve de yiyorum. Sebze konusunda eksiklerim var mı acaba? Mesela akşamları haşlanmış kabak, patates yemek sebzeden sayılır mı? İlla salata mı yemeli? Dışarda salata yemiyorum iyi yıkanmamış olabilir diye. Evde de yapacak mecalim yok. Sadece çok kolay yemekleri yapabiliyorum. Sürekli yorgunum, sürekli uykum var. İş ağır… Ahhh biraz azalsa…

İkinci üç ay pek çok açıdan daha rahatmış diyorlar. Bakalım umarım öyle olur. Şu ağır uyku durumu bir geçse…

Nedense et ve balık diyince midem altüst oluyor. Acaba bebek vejeteryan mı? Belki de yaz olduğundandır, ne et, ne tavuk, ne balık. Hepsinden kaçasım var.  Geçenlerde bir hamburger yedim ama. Güzeldi. Onun dışında aklıma gelmesi bile dokunuyor bana. Çok yoğurt yiyorum ordan protein geliyordur…

Çay ve kahve hiç içmiyorum. Sigara ve alkol zaten yok. Egzersiz yapmıyorum. Yapmalıyım oysa ama hep çok yorgunum nasıl olacak? Bulduğum tüm fırsatlarda sızıveriyorum. Hayatımda hiç bu kadar uykum olmamıştı. Üniversitede ders çalışırken sabahlardık, üç gece üst üste sabahlasam dördüncü gün bu kadar uykum olmuyordu.  Otuz yılın uykusunu uyuyorum. Her gece ilginç rüyalar da görüyorum. Bazen bebek var, bazen yok. Bir kere rüyamda doğurdum bile. O kadar kolaydı ki, acısız sancısız aa dedim ben bundan bir şey anlamadım bi tane daha doğurmalıyım:)

Onun dışında… Kan testlerimizi yaptırdık. Tombiş olduğumuzdan (bi de PCOSun riskleri) şekerden korkuyorduk biraz. Herbişi normal çıkmış.

Bir de myomlarımız var. Akşamları myomlarla ve bebekle ayrı ayrı konuşuyorum. Myomlara dedim ki eğer büyümezseniz ben de sizi aldırmak zorunda kalmam. Uslu uslu küçülürseniz daha uzun yıllar beraber yaşayabiliriz. Her akşam myomlara küçülün, bebişe büyü yavrum diyorum. Bakalım eğer telkinle myomları küçültebilirsem zihin gücüyle sağlık konulu kitaplar yazabilirim:)

Üçüncü ay bitiyor… Tekrar doktora gideceğim bugünlerde. Acaba tekrar ultrason olur mu? Fazla ultrason zararlıymış ama insan görmek istiyor. Duymak istiyor. Bebeğin kalp atışını evde de dinleyebileceğin cihazlar varmış. Alıyorsun dinliyorsun, kaydediyorsun hatta.

Haberler böyle…

Sevgiler herkese.

 

 

 

Posted in gebelik | 1 Comment »

Yalan. Alışmak da sevmek kadar kolay geldi. Hamileliğe alıştım. Maşallah şu anda kadar şansımız yerinde. Bulantımız yok. Alınganız ama bugünlerde iyimseriz. Bakalım. Gebe olduğumu sık sık unutuyorum. İlk günler günde yirmi kere bugün bebeğimde ne değişiklikler olmuş diye okurken, şu anda iki günde bire indi. Sanırım rahatladım….

Posted in gebelik | 1 Comment »

Bir süredir her tartışmaya atlayasım, her fikri savunasım var. Hem de sonuna kadar. İddacı biri oldum çıktım. Hayııııırrr öyle değiilll gibilerinden gidiyor. Hamileliğin tuhaf ve duyulmamış belirtilerini gösterme huyum devam ediyor. Bugün okuyunca gözlerime inanamadım. Sevgilim de inanamadı:

Alıntının tamamı şurada

6. Saldırganlık

Hamilelik hormonları en ürkek kadını bile inatçı bir savaşçıya dönüştürebilir! Eskiden üzerinde durmayacağınız bir konu için uzun tartışmalara girebilir, tartışmada galip gelmek için büyük bir hırs duyabilirsiniz. Ancak bu hormonlar sadece öfke ve saldırganlık duygularını artırmakla kalmaz aynı zamanda melankoliye de yol açabilir. Bu da anne adaylarının en basit duygusal konularda bile derin bir çöküntü hissetmelerine neden olabilir.

Ne yapmalısınız?

Öfke, saldırganlık ve melankoli gibi duyguların geçici olarak yaşanması normaldir. Ancak bu duyguların kalıcılık göstermesi ve kendinizi sürekli gergin, üzgün ya da öfkeli hissetmeniz durumunda mutlaka doktorunuzla görüşmeniz gerekir. Hamilelikte ruh durumunda geçici değişimler olağan karşılansa da, hamilelik başta depresyon olmak üzere bazı ruhsal sorunları tetikleyebilir ve böyle durumlarda mutlaka uzman yardımı alınması gerekir.

“.

İşte büyük hırs, işte haklı çıkma ihtiyacı. Yanarım, yanarım tutuşur yanarım kavurur ateşim, seni de, beni de belalım. Şair burda öfkesine sesleniyor. İçindeki haklı çıkma isteğine sesleniyor. Öfke kavuruyor, hırs yakıyor, en önemsiz konularda bile aykırı fikir üretme ihtiyacı. Ya da ben hep hırttım da hamileliğe mi bahane buluyorum? Diğer utanç verici maddeler, gaz ve çiş gelmesi. Evet aynen onlar da devam. Tuvaletlerle daha bir samimi oluyor insan
Bugünlerde çok agrümentatif olabilirim. İddacı ve kavgacı. İdare ediniz.

sevgiler.

kaplan! kaplan!

kaplan! kaplan! gecenin ormanında
işıl ışıl yanan parlak yalaza,
hangi ölümsüz el ya da göz, hangi,
kurabildi o korkunç simetrini?

hangi uzak derinlerde, göklerde
yandı senin ateşin gözlerinde?
o hangi kanatla yükselebilir?
hangi el ateşi kavrayabilir?

ve hangi omuz ve hangi beceri
kalbinin kaslarını bükebildi?
ve kalbin çarpmaya başladığında,
hangi dehşetli el? ayaklar ya da

neydi çekiç? ya zincir neydi?
beynin nasıl bir fırın içindeydi?
neydi örs? ve hangi dehşetli kabza
ölümcül korkularını alabilir avcuna?

yıldızlar mızraklarını aşağıya atınca,
göğü sulayınca gözyaşlarıyla,
güldü mü o, görünce eserini?
kuzu’yu yaratan mı yarattı seni?

kaplan! kaplan! gecenin ormanında
işıl ışıl yanan parlak yalaza,
hangi ölümsüz el ya da göz, hangi,
kurabilir o korkunç simetrini?

william blake
(çeviri: selahattin özpalabıyıklar)

şiir eksi sözlükten alınmıştır.

Posted in gebelik | No Comments »

Bebişin Kalp Atışları

Mayıs 21st, 2008

Dün doktordaydık ve yavruşun kalp seslerini dinledik. Küüt Küüüt küüüt diye atıyordu gümbür gümbür. Hayatımda duyduğum en heyecan verici sesti. Sanki fantastik bir kurmacadan çıkmış hayata düşmüştü. Sanki bir düşünceydi önce sonra ete kemiğe bürünmüştü. Bir an dünya durdu. İçimde bir kalp daha var ve gümbür gümbür atıyor. Nasıl olur? Bir yandan inanılmaz bir mucize, bir yandan çevremizdeki tüm insanlar bu mucizeyi yaşadı. Hem çok sıradan, hem eşsiz. “O da ana kuzusu” lafının anlamını anlar gibi oldum. Kim olursa olsun onu karnında taşıyan kişi için özel ve mucizeydi herkes bir zamanlar.

İçinde bir can taşımak, bir kalbe ev sahipliği yapmak inanılmaz. İlk kez kendimi çok harmonik hissettim. O ses ben, sevgili, evren hepsi bir resmin parçasıydı hepsi tek yürekti gibi. İçim çok rahatladı. Derin bir oh.. Bebiş sağlıklı, keyfi yerinde. Maşallah. Böyle de gider inşallah.

Sürekli değişiyor, hızına yetişmek mümkün değil. Harıl harıl çalışıyor yavrum içerde. Türlü aşamalardan geçiyor. Mesela bu hafta kuyruğu küçülecek. Evrim mucizesi işte. Şekilden şekile giriyor ve insan oluyor. Bu mucize değil de nedir?

İşte böyle sevgili okuyucular. Yavruş ve ben iyiyiz. Güzel günler göreceğiz…

Kadın hastalığı hastalıklı bir tabir. Adı üstünde kadın. Sadece kadınların başına gelen şeyler. Ailemdeki kadınlarda sık görülen hastalıklardan. Myomlar, göğüste kitleler, (ilk (ve umarım son) pkos benim). Bu hastalıklardan bahsederken kullanılan bir dil var, bilmiyorum dikkatinizi çekti mi. Ya da jinekologlardan bahsederken: Ayol onlar bıkmış görmekten… Başka bir uzvumuz için söyleniyor mu acaba? Mesela ortopedistler ayak görmekten tiksiniyorlar mı? Sinüzitle ilgilenen doktorların gördüğü muhtemelen jinekologlardan daha kötü (bir kere endoskopide tvye yansıtmışlardı ben kendimden iğrenmiş ve iyi ki derimiz var diye düşünmüştüm)

Bunun altında muhtemelen erkek doktora gitme zorunluluğu (her canınız istediğinde nerden bulacaksınız kadın doktoru), mahrem bir bölgeyi göstermek gerektiği için duyulan utanç, kocayı, sevgiliyi ya da babayı, (o bölgeyi korumak ve kollamakla sorumlu erkek birey) rahatsız etmeyecek bir şey söyleme ihtiyacı gibi faktörler var mutlaka. Ama sanki bana derinlerde bir yerlerde kadınların kendilerinden duydukları, toplumun da kadın organlarından duyduğu iğrenme duygusu var gibi geliyor. Hiç bir hastalık kadın hastalıkları kadar kötü gelmez. Hiç bir doktordan bir jinekologdan bahsedildiği gibi bahsedilmez. Anam onlar da bıkmışlar beyin görmekten, mesela bir beyin cerrahına. Hayır. Bu tür şeyler, meme, vajina, rahim gibi aslında kendimizin de utandığı bölgelerle ilgilidir.

İfade etmesi ve örneklendirmesi zor. Bu güçlü bir his. Bu çevreden algıladığımız bir şey. Bu belirli ortamlarda olan bir şey. Örneğin devlet hastanelerinde. Daha iyi olabileceğini, daha doğru teşhis olabileceğimi bilmeme rağmen bir türlü gitmek istemeyişimin altında bu algılama var. Orda oturan elli kadından biri olma tepkisi. Ve bu elli kadının erkeklere düşman gibi bakışını hissetme. Havada duran utanç, mahremiyet, öfke, tiksinme duyguları. En istemediğiniz muayene için beklemek zorunda kalmak. Doktorun karşısına titreyerek çıkmak, çünkü orası devlet. Bağırabilir, haşlayabilir, sonsuz iktidar sahibi bir adam. Ve son derece cılız bir iç sesle garip bir sabırsızlıkla bekleme. İç ses adam tiksinmiş diyor. Neden ama. Benim şeyim hiç de öyle tiksinilecek bir organ değil. Bir birbirimizi seviyoruz. Bu güne kadar hiçbir yamuğunu görmedim şahsen. Onu sevimli, iyi huylu, seksi ve güzel buluyorum. Koca doktora karşı satmış olmak, onun tiksinmişliğini kabullenmek ağırıma gidiyor. Rahatsız oluyorum. Kendi cinselliğiyle sorunu olan, karman çorman bir doğurmuşluklar, düşükler, istenmeyen kocalar, sevilmeyen erkekler, ev içi tecavüz, yorgunluk ve bezginlikle dolu kadınlar ordusundan korkup kaçmak istiyorum. Sonra bunun aslında tamamen bir öğreti bir kadın nefreti olduğunu ve içimde olduğunu görüyorum. Bunun anti tezi, kadın vücudunu bir beden olarak, bir birey olarak, kendine has bir yapısı olan bir canlı değil de bir çirkinlik, bir hastalık, doğaya uygunsuzluk, sorunların kaynağı, gel alalım rahmini, yumurtanı zaten sana ne lazım ki kolaycılığındaki yalnız erkeklerin oluşturduğunu görüyorum. Bir yanda o organ için ölmek, bir yanda küfürlerde kullanmak, fakat karşında olunca tiksinmek. Nötr olamadığımız bir ilişki. Halbuki bu da bir kol, bir bacak gibi, bir kalp, bir beyin gibi işlevleri olan, görevi bize hayatı zorlaştırmak değil, bize zevk vermek ve bir cana can vermek olan dünya tatlısı bir organ. Rahim, hem bağışlayan, hem kendisinin yirmi katına çıkabilen bir başka canı besleyen büyüten ve gerektiğinde dışarı yollayan mucizevi organ. Klitoris, vajina ikilisi bir zevk senfonisi. Bir mutluluk pınarı. Gerektiğinde akan, akmadığında meraklandıran. Yavruşun yoluna serilecek kırmızı halı. Binlerce renk, binlerce koku.

Dediğim gibi, aram hep iyi olmuştur benimkilerle. Göğüslerimle aramız limoniydi büyürken, büyüksünüz diye dertlendim ama kabullendik birbirimizi alıştık. Ona göre giyinmeye ve fazla zıplamamaya. Pkosun bir yan etkisi de testesteron yüksekliğidir. Hem östrojen, hem testesteron bir yandan, kadınlık, erkeklik ver elini derken. Bilir misiniz ki testesteron libido demektir. Testesteron kavgacılık, agresyon ve libido demektir. (Libidosu yüksek olan bedeniyle barışmazsa vay haline.)

Diyeceğim o ki, genel bir algı var kadın hastalıklarına dair. Kadın bunlar hastalanır, kadın bunlar kanar durur bişey olmaz. Toplumdaki aşağılanmayla eş, belki daha ağır kadın hastalıklarının aşağılanması. Belirli bir iğrenme ve rahatsızlıkla adlandırılması. (Erkekler prostattan bu denli utanç duyar mı acaba?) Önce kadınlar yapıyor bunu. Utanç duyarak, kendi bedenine yabancı olarak, doktorlar yapıyor, başka kadınlar yapıyor, kadın cemaatleri yapıyor. Sürekli kadınlıkla ilgili konuları görmezden gelme ve saklama, regl olan kadın kirlidir algısı. (Allahtan ped reklamları ortalığı sardı da biraz daha rahat konuşabilir olduk… )

Üniversitede öğrenciyken ben kızlar tuvaletinde bir yazı görmüştüm. Yazıyı yazan bölümde çalışan bir kadın besbelli. Büyük ihtimalle tampon kullanan kızlardan bazıları tamponu bir kağıda sarmadan çöpe atmış, yazıyı yazan kadın da bundan çok rahatsız olmuş. Ancak yazdığı şey şu: “Biliyorsunuz ki bu tuvaletleri erkekler temizliyor, siz nasıl ki babanızın kaldığı evinizde böyle bir hareket yapmazsınız, burda da  yapamazsınız. ” Tam bu değil ama buna yaklaşık bir şey. Yazıda irite olduğum bir ton vardı. İnsan tampon görmek istemeyebilir anlıyorum. Çok hoş bir görüntü değil, ped de öyle. Ancak vurgu, lütfen başkalarını da düşünün ve dikkatli olun demiyor. Erkek görevliler temizliyor diyor. Araya babayı karıştırıyor. Garip bir utancı devreye sokarak ikna etme ihtiyacı. Yazıyı yazan görevlinin böyle bir hassasiyeti var. Ama temizlik yapanın kadın ya da erkek olması farkeder mi? Bu olayın altındaki biz kadınlar hadi neyse ama bari erkekleri düşünün algısı rahatsız edici. Hadi biz alışıkınız da onlar iğrenirler algısı. O gün de beni rahatsız etmişti, bugün de ediyor. Ben altında kadınlıktan ve kadına dair olan bütün olaylara duyulan bilinçaltı tiksintinin olduğunu düşünüyorum.

Herkese iyi geceler…

Anlatmaya Üşenmek…

Mayıs 18th, 2008

Karışık bir medikal durumunuz varsa ve hastalıklardan bahsetmeyi sevmiyorsanız ve birileri size durumunuzla ilgili bir soru sorarsa ne yapmalısınız? Bir de soranlar

a - tıbbın bir bilim olduğuna inanmıyorsa,

b - kendilerinin hemen her konuda uzman olduğunu düşünüyorsa…

c - siz ne anlatırsanız anlatın, aynı şeyi söylüyorlarsa… yandınız. :)

Kadınlarımız yaralı. Baskı, baskı, baskı. En faşizanlarından bir tanesi ise bebekler. “Bebek düşünüyor musunuz?” “Düşünmüyor musunuz, neden?” “Hadi artık torun verin, hadi artık…” “Tüp bebek yapın? Hemen yapın.” “Aaa olmuyor mu?” gibi gider…

Toplumca çocuklara çıldırıyoruz ama sanki gereğinden fazla. Çocuk sevgisi, hamilelik, çoluk çocuğa karışmak elbette güzel şeyler. Ancak sadece anne ve baba adayını ilgilendiren konular. Konuya karışan diğer herkes fazlalık. Bu sorulardan rahatsız olmayan kadınlar ve adamlar da vardır belki. Olabilir. Ben şahsen çok itici buluyorum ve sanki arkasında (bazılarının) inanılmaz bir ardniyet varmış gibi geliyor. Adama yeterince erkek değilsin, kadına da yeterince kadın değilsin der gibi. Sizde bir sorun mu var der gibi. Ki olabilir. İnsanın türlü türlü hali var. Siz dünyaya yeni bir can getirme eylemini nasıl olur da bir başarı/başarısızlık öyküsüne dönüştürürsünüz? Bunu nasıl bir yarışa çevirirsiniz. Nasıl kıyarsınız insanlara? Zaten içi içini yiyen, bir umut olabilir mi diye bin tane forum okumaktan gözleri ağrımış, doktor doktor gezmekten yorulmuş insanlara bu reva mıdır? Hiç kimse bir diğerinin iç dünyasını yeterince bilemez.

Bu çocuk merakının altında ne var? Elif Şafak, kitabında demiş ki, annelere sürekli bir pompalama var, bebeğiniz zeki olsun diye klasik müzik dinletin, brokoli yedirin, onu yapın, bunu yapın. Sonra yine aynı kadınlar, bebeleri zeki olsun diye her fedakarlığa katlananlar bu defa yavrunun zekasını geliştirmeye, yaratıcılığını arttırmaya değil, çocuğu baskılamaya ve herkese benzetmeye çalışırlar. Bu ne yaman çelişki anne? Hani benim gençliğim nerde?

Yani diyeceğim o ki, çevremde gördüğüm kadarıyla kadınların üzerinde korkunç bir baskı var. Bu baskı olmasa da kadın kendi kendine baskı yapıyor zaten. Ne kadar kitap devirirsen devir, ne kadar seksi kadın olursan ol, bin tane pasta da pişirsen bilinçaltından bir ses doğuramıyorsan kadın değilsin diyor. Eksiksin diyor. Acı çekmelisin diyor. Belki herkese değil. Çocuğu bilinçli bir şekilde istemeyenlere değil. Ama yapısal bir sorundan (pkos gibi) dolayı bebek gelmeyi geciktirdikçe insan bunalıyor. Forumlara bakın. Kadınların çığlıklarını duyacaksınız.

Doktorlara gelince… Sanırım Türkiyede PKOs çok bilindik bir şey değil. Zaten kendisi hastalıktan çok sendrom diye de tanımlanıyor. Bir dereceye kadar adetleri geciken herkese diane 35 adlı sinir bozucu doğum kontrol hapı verilmiş. Metformin ne derece yaygın bilmiyorum. Her geçen gün konu hakkında yeni makaleler yayınlanıyor. Çok fazla yapısı bilinmiyor. Tedavi bebek istiyorsan başka, istemiyorsan başka oluyor.

Haydi biri daha sordu ve anlatın bakalım. Her ay yumurtlama olmuyor, ya da olsa bile yumurtalığın dışına çıkamıyor ve orda küçük kistler şeklinde birikiyor. Bu LH FSH dengesini bozuyor. Hormonlar zıvanadan çıkıyor. Erkeklik hormonları yükselişe geçiyor bu yüzden aşırı kıllanma ve erkek tipi kellik agresyon gibi durumlar ortaya çıkıyor. Aynı zamanda insülin direncine yol açtığı için kilo alıyorsunuz ve ne yapsanız veremiyorsunuz. Ancak orda yumurta tavuk bir durum var. Kilo verebilirsen yumurtlama başlayabiliyor ancak PKOS sebebiyle kilo vermek için çok az yemek gerekiyor ve yine de verilemiyor. Mekanizma şöyle. Siz bir şeker yediniz diyelim. Bu kana karıştı ancak bir anda kan şekeri yükseldi, insülin bu durumda eyvah diyerek kendini çoşturdu, fakat hücreler bu şekeri alıp enerji yapamadılar. Ne oldu bunlar direk saklanmak üzere yağa çevrildi, peki kan şekeri ne oldu? düştü. Sonuç: Bir şeker yediniz fakat eskisinden daha aç ve halsizsiniz. Metformin buna yardım ediyor. Hücrelere açın kapıları diyor. İnsülini kontrol altına alıyor ve yediğinizin faydasının görür oluyorsunuz. Dolayısıyla içinizin kavrulduğu açlık seansları azalıyor. Enerjiniz yükseliyor. Ayrıca insülin yola geldiği için yumurtlama başlıyor. İnsülinde bir sorun yoksa metformin olanı hiçbir şekilde bozmuyor. (Ben okuduklarımın yalancısıyım)

PKOS diet diye bir kitap var. (Bu arada bu konuda yabancı literatürde nerdeyse ayrı bir bölüm var ama hiç türkçe kitap yok) Kitabın özetle dediği şey şu. Siz şeker yemeyin. İlla karbonhidrat yiyecekseniz bunu proteinle beraber yiyin ki kana yavaş karışsın. Bir ara kitabı daha derinlemesine anlatırım. Dikkat edilecek şey şu: Karbonhidrat kısılacak. Karbonhidrat sadece sebzeden meyveden alınacak. Ekmek, makarna, pilav, tatlı, un… Bunları unutacaksınız.

Bir sonraki yazıda kendi başımdan geçenleri anlatmayı düşünüyorum.

Sevgiler, iyi pazarlar.

Bütün Pkoszedelere selam ederim.

Posted in pkos | 2 Comments »


NİKBİNLİK

“Güzel günler göreceğiz çocuklar,
güneşli günler
…………….göre-
…………………-ceğiz…
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere
………………..süre-
……………………-ceğiz…
Açtık mıydı hele bir
………………..son vitesi,
adedi devir.
………….Motorun sesi.
Uuuuuuuy! Çocuklar kim bilir
………………………………..ne harikuladedir
…………….160 kilometre giderken öpüşmesi…

…”

Nazım Hikmet (http://nazimhikmet.fisek.com.tr/siir/nikbinlik.htm‘den alıntılanmıştır)

Bugün güzel bir gün.  Gece saat 2:42. Sanırım başetmeyi öğreniyorum. İkincisi ve daha önemlisi yalnız değilim.

Dün gece uykusuz kaldığım için sabah uyanamadım. Biraz daha uyudum. Otobüs beni almadı, güç bela işe gittim. İşte aksilikler birbirini kovaladı. Büyük bir projenin sonundayız ve yorgunum. Sorumluluk çok fazla, yetki orantılı değil. Bir başlasam anlatmaya ohooo. Ama öte yandan, işimiz gücümüz var. Evimiz var. Sağlıklıyız ve yaşıyoruz. Ayaktayız. Ve daha da güzeli çok yakında üç kişi olacağız. Salı günü kalp atışlarını duymaya gideceğiz.

İçimde bir kalp daha olduğuna inanamıyorum. Benimki tık tık diye atarken yavruşunki de tıktıktıktık diye atıyor olmalı.

Dün akşam annemle konuştum uzun uzun. Biraz kendimi kasıyormuşum anlaşılan. Hani insan kendini tuhaf bulur durur, sonra başkasına anlatınca biraz daha normal hisseder ya.

Daha sonra bugün yakın arkadaşlarımdan oluşan gruba anlattım. Geçen sene doğurmuş bir arkadaşıma ultrasonla ilgili bir konu sorarken konular açıldı. Dedi ki özetle, her hamilelikten hamileliğe değişiyormuş mod. Birinde laylay, birinde endişe kumkuması olabiliyormuşsun. Birinde miden altüst olabiliyormuş, ötekinde aslan kesiliyormuşsun. Bunlar kitaplarda yazıyor ama insanın arkadaşından duyması başka. Sonra sonra asıl önemli kısma geliyorum. Tam benim ihtiyacım olan kısma. Bilgelik desem, sufilik desem: deneyimin gücü. Dedi ki:

” Daha önceki hamilelikte  acayip midem bulanıyordu, hiç birşey yiyemiyordum. Öyle işte hem kadından kadına, hem hamilelikten hamileliğe değişiyomuş bu. Ve çok ezik hissediyodum kendimi, hırslanıyordum onu hatirliyorum. Geçmişteki olaylar fır fır dönüyordu kafamda, “bana o yapılır mıydı laaan” diye ağlıyordum falan :). O yuzden sinirlenme, negatif düşünme olumlu düşün diye bastıramıyorum insanın elinde diil, mantıklı geliyordu o hissettigim.”

Bu sözleri duyunca bana bir sakinlik geldi. Bir huzur geldi.

Sonra bu kadarla kalsa iyi devamı var:

“Simdi sen benim tee aylar hatta yıllar önce ettiğim salak lafları bile hatırlayıp kizabilirsin bana yani o derece bişey. Ozur dilerim Ozgurrrr, ne dediysem ne yaptıysam :)  ”

Bu mailin arkasından diğer arkadaşlar da “biz de biz de, bak bana sarıyorsan ben de özür dilerim” diye mail attılar. Bunun üzerinde anladım ki sadece ben deli değilim. Biz hepimis böyleyiz. Bu olayın üzerine o kadar duygulandım ki (tabii kiii doğal olarak) bi fasıl da buna ağladım. Ama bu iç temizleyen, zehir akıtan türden bir ağlamaydı. Birden anladım ki dünyadaki en şanslı insan benim. Beni gerçekten seven ve daha önemlisi anlayan, içinde hisseden üstelik zeki, duyarlı ve de çok komik arkadaşlara sahibim. (Ya zaten biliyodum da, böyle bi daha şükreder ya insan. Hani ıssız bir yoldan geçerken, hani yılları sayar da insan, hani gözleri dolar ya birden… işte öyle bir şey… ) O yüzden artık resmi olarak olumsuz düşünmeme, tuhaf hırslanmalarıma, kindar duygularıma ve sarmalarıma izin çıkmış gibi hissediyorum. Özgürce saydırabilirim. Yapılır mı yahu benim gibi insana? Bundan böyle canımın çektiğince olumsuz olacağım ve somurtacağım.

Ve tabi tek derdim buymuş. Bu izin çıkınca sanırım olumsuz düşünmenin keyfi kaçtı. Yasadışıydı bir anda yasallaşınca şaşaladı garip. Tamam dedim yahu düşüncem. Salı günü de işte istifa edicem. Ohh mis. Böyle diyince bütün negatifler üfff sıkıcı dediler ve üzerimden başımdan akarak toprağa karıştılar. Ben de rahatladım. Gerçi gece gene uykumdan uyandım ama, buna sinirimin bozulması bir yana, “isabet, ben de güzel güzel yazımı yazarım” şeklinde davrandım. Bundan böyle uykumun kaçması tatsız bir konu değil. Keyfimin kahyası mıyım, kim demiş hergün aynı saatte yatılacak, kalkılacak diye. Özgür anne diye isim koymak iyi oldu bloga. Belki sonuç iyibariyle teoride ve pratikte de bir özgürleşme yaşarız. Olur mu kız? Neden olmasın…